Yirmiye Bir Kala - Bölüm 2

     1990’lar kendinden önceki dönemlere göre farklılık göstermiştir. Bu on yıllık süreçte askeri darbeler yerini krizlere, gensoru ile düşürülen hükümetlere bırakmıştır. 1990’lar itibari ile kendisinden önce izlenen serbest sermaye politikları ekonomide dalgalanmalara sebep olarak, sürdürülemez maliye ve büyüme politikalarına, makro boyutta ekonomik dengesizliklere sebebiyet vermiş ve bu durum sert önemler ile çözülmeye çalışılmıştır. Şiddetli kur artışları ve artan enflasyon ücretlerde ciddi düşüşe sebep olmuştur. Artan işsizlik, ücretler üzerinde baskı oluşturularak ücret düzeyinde problemlere sebep olmuştur. Ücretlerde oluşan gerileme 1989-1993 arası devam etmiş ve 1994’te mali krizi oluşmuştur.Bu süreçte GİNİ katsayısı 0,43’te dalganarak 0,50-0,49 bandında izlemiştir. 1989’daki stagflasyon süresince GSMH yine yıllık olarak 2%’nin altında kalırken enflasyon halen 60%’ın üzerindedir.

1994 Krizi Değerlendirmesi


    Bu dönemdeki özelleştirmeler; siyasi partiler, kanunlar, sendikalar medya gibi sebeplerle tam anlamıyla uygulanmamış ve çeşitli gecikmeler meydana gelmiştir. Bu sebeple büyük bir değer kaybına bağlı zarar, yüksek işçilik giderleri ve sosyal güvenlik kurulunda artan mali açık karşısında devlet büyük bir iç ve dış borçlanmaya gitmiştir. Artan işçilik maliyetleri ve enerji fiyatları yerli ve yabancı yatırımcıları farklı pazarlara itmiştir. Devlet, tahvil faizlerini aşağıya çekerek iç borç stoğunda artan maliyetlerin düşürülmesini ve büyüme politikalarını Merkez Bankası kaynakları ile finanse etmeye çalışarak emisyon hacmini artırmıştır. Emisyona bağlı artan enflasyon, dövize yönelik spekülatif bir akına öncü olmuştur. Sürekli artan borçları iç piyasadan karşılayamayan devlet dış piyasadan karşılamaya yönelmiştir. Ancak Ocak 1994’te Moody’s ve Standard and Poor’s ülkenin kredi notunu düşürerek bu durumu zorlaştırmış. Kredi notunun düşmesi ülkeler için alınan borcun vadesinin kısalması, faiz oranın artması demektir. 1993’te 70%-80% olarak belirlenen faiz oranı, 1994 yılında 400%’lere çıkmış ve bu orandan borçlanılmıştır. 1994’te ekonomi 10% daralmış, enflasyon 71%’den 126%’lara çıkmıştır. Bankaların dövize yönelmeleri 1994 krizi için önemli bir hızlandırıcı olmuştur. Dışarıdan alınan borç, yurt içinde TL üzerinden borç verilmesi bankalar için rant geliri oluşturmuştur. Bankalardaki açık pozisyonların kapatılması, Merkez Bankası rezervlerinin ve kamu bankalarının döviz varlıklarının kullanılması ile sağlanmıştır. Bu sayede ekonomi toparlanmalar meydana gelmiştir. Uluslararası finans ile entegrasyon politikası Türkiye gibi risk primi yüksek olan ülkeler için uzun vadeli yatırım kaynağından çok kısa vadeli spekülatif amaçlara sebep olmuştur. Kısa vadeli spekülatif akımlar ulusal tasarruflarda düşürücü etki göstererek tüketim ve ithalat oranını artırmıştır. Serbestleşme ekonomileri beraberinde sanayileşme faaliyetleri yerini rant ekonomisine bırakarak ticaretleşmenin önünü açmıştır. Kamu borçlanma faizlerinin düşürülme çabası olarak ortaya çıkan kurdaki dalgalanma ve devalüasyon ile sistemden çekilen mevduat hacmini artırmıştır. Mevduatların, önce büyük banka ve devlet tahviline sonra da dövize yönelmesi ile sistemde sıkışıklık meydana gelmiştir. Yeteri kadar rezervi olmayan Merkez Bankası, tüm bankacılık sistemini kapsayan bu durumu önleyememiştir. Mevcut sigorta limitindeki sınırın kaldırılması ile 5 Mayıs 1995 günü bankacılık krizi durdurulmuştur. Döviz kuru ve faiz oranları dengesinde yapay büyüyen ekonomi, yatırım ve rant tipi sermaye birikimi ile giderek bozulan gelir dağılımı ve bozulan mali piyasalardaki kredibilite 1994 krizlerinin sebeplerinden olmuştur. 1994 krizi kısa ama etkili olmuştur. Dış piyasalarda rekabet gücünün azalması ve TL’nin devalüe beklentisi, cari işlemler bilançosunda 1993 sonunda 6,5 milyar dolara yaklaşmıştır. Beklentilere ek, faiz haddi indirimi de gerçekleşmiştir. Beklentiler sonucu 4.2 milyar doların ülkeden çıkması piyasayı altüst etmiştir.

    

   1995 yılında erken seçimde kamu harcamalarında artışla alınan ek bütçe yüzünden para politikası sürdürülemez bir hale gelmiştir. Bu durum Merkez Bankası’nda ve Hazine’de problemlere, iç ve dış dış piyasalarda risk priminin artmasına sebep olmuştur. 6 Mart 1995 tarihinde AB ile imzalanan Gümrük Birliği Antlaşması ülkede geçici de olsa olumlu bir ekonomik hava oluşturmuştur. 1996-1998 yılları arasında kısa süreli hükümetler, ülkedeki belirsizliği artırmıştır. 1995 yılında başlayan büyüme eğilimi gerek yurtiçindeki belirsizlikler gerekse Uzak Doğu ve Rusya’da 1998 yılında meydana gelen krizlere kadar sürmüştür. 1995 yılında erken seçimde kamu harcamalarında artışla alınan ek bütçe yüzünden para politikası sürdürülemez bir hale gelmiştir. Bu durum Merkez Bankası’nda ve Hazine’de problemlere, iç ve dış dış piyasalarda risk priminin artmasına sebep olmuştur. 1996-1997 yıllarında uygulanan para politikalarında sadece mali piyasalarda istikrar hedefi varken 1998 yılında programa ayrıca enflasyon kontrolü de eklenmiştir.Hedefler tutturulduğu ve enflasyonda belirgin bir düşme görülse de uluslararası piyasalardaki dalgalanmalar ve yeni bir seçim atmosferine girilmesi, TCMB'yi 1999 yılı başında para programı ilan etmekten alıkoymuştur. Bunun yerine özellikle yılın ilk yarısında belirsizlikleri giderici önlemlere yer verilmiştir.1999’a doğru gelişen AB üyeliği beklentisinin etkisi ile yapılan değişiklikler, ekonomide olumlu etkiler oluşturmuştur.

Türkiye'nin Gelişmiş ve Gelişmekte olan ülkere göre enflasyon oranı aşağıdaki gibidir. Bazı dönemlerde ortak bir trend izlese de genel olarak akran ülke grubundan ayrışan bir grafik çizmiştir. Ek olarak yer yer borç deflasyonu oluşabilecek zamanlardan geçilmiştir.

Türk Lirasının reel olarak önemli ölçüde değer kaybetmesi nedeniyle dış ticaret ve cari işlemler dengesinde önemli bir iyileşme sağlansa da, daha sonra bu değer kaybının azalmasıyla birlikte olumlu etki de azalmıştır. Bu dönemde Merkez Bankası bir yandan kamuya açtığı kredileri sınırlayarak iç varlıklarını kontrol etmiş, öte yandan döviz rezervlerini güçlendirmiştir. Merkez Bankası yüksek enflasyon ve kamu finansman ihtiyacının borçlanmayla karşılanma talebine karşın hem dövizde hem de faizde istikrarı sağlayarak piyasaların kamu taleplerini karşılamasına yönelik çalışmıştır. Bu dönemde likiditenin de sıkı kontrol altında tutulması, para piyasasındaki faiz oranlarının yüksek seyretmesine neden olmuştur.

Türkiye 9 Aralık 1999 tarihinde IMF’ye bir niyet mektubu vermiştir. Bu program 22 Aralık 1999 tarihinde üç yıl daha uzatılarak 2000-2002 tarihlerini de kapsayacak şekilde uygulanmıştır. Ocak 2000’de sıkı para ve döviz kuru politikası ile bankacılık sektöründe yapısal dönüşümleri içeren Enflasyonu Düşürme Programı başlatılmıştır. 


Bu programın temel amaçları: 

-Tüketici enflasyonunun, yapısal reformlarla desteklenen, birbiriyle tutarlı, güçlü, itibarlı ve süreklilik arz eden maliye, gelir, para ve kur politikalarının eş güdümlü uygulaması ile 2000 yılı sonunda 25%, 2001 yılı sonunda 12% ve 2002 yılı sonunda 7%’ye indirilmesi, 

-Reel faiz oranlarını düşmesi

-Ekonominin büyüme oranının artması 

-Ekonomideki kaynakların daha etkin ve adil gelir dağılımının sağlanması


 Bu program, enflasyonu düşürmek için; sıkı bir maliye politikası uygulayarak faiz dışı bütçe fazlasının artırılmasını, yapısal reformların ve özelleştirmenin hızlandırılmasını, enflasyon hedefi ile uyumlu bir gelir politikası uygulanmasını ve enflasyonun indirilmesine odaklanmış kur ve para programlanmasını hedeflemekteydi. TCMB kur politikasını, gelecek bir yıl içinde hedeflenen enflasyon oranına göre ayarlama ilkesini belirlenmiştir. 17 Ağustos sonrası yaşanan kısa dönemli likidite sıkıntısı APİ yoluyla karşılanmaya çalışılmıştır. Ancak uygulanan sıcak para politikası nedeniyle net dış varlıktaki artışın yıl içinde yaklaşık üç katına çıkmasına bağlı olarak, APİ hesabı yılın ikinci yarısında 1.2 katrilyon TL'lik bir artış göstermiştir. Kasım 2000 Krizin temel sebepleri arasında döviz talebindeki artış ve bunun beraberinde gelen Türk Lirası talebi artışı ve mali kesimdeki güven sarsıcı olaylar en önemli sebep sayılmaktadır. 


Kasım 2000 krizine yol açan faktörler:

-Ziraat Bankası ve Halk Bankası’nın zararları, 1999’dan 2000’e kadar 19 milyar dolardan 21 milyar dolara çıkmıştır.

-Kamu bankalarının açık pozisyonları (döviz gelir-gider farkı) 18 milyar dolara ulaşmıştır.

-Bankaların döviz cinsinden açık pozisyonları 20 milyar doları aşmıştır.

 -Niyet mektubu ile taahhüt edilen özelleştirmeler zamanında gerçekleşmediği için 780 milyon dolarlık Dünya Bankası kredisinin askıya alınmıştır. 

-1999 yılında ortaya çıkan iki depremin maliyeti 15 milyar dolarlık bir yük getirmiştir. Türkiye bu depremler için 3,8 milyar dolarlık dış kredi taahhüdünü almasına rağmen sadece 47 milyon doları bağış olarak gerçekleştirmiştir.

 -2000 yılı boyunca TL’nin 20% aşırı değerlenmesi, petrol fiyatlarının aşırı artışı ve Euro’nun değer kaybı ödemeler bilânçosunu olumsuz etkilenmiştir.

-Ocak-Ağustos dönemi faiz oranlarının hızlı düşüşü sonucu küçük ve orta büyüklükteki bankaların hazine kâğıtlarını zararına satmaları sonucu kar oranları azalmış ve kasım ayı itibari ile likidite krizi ile karşılaşılmıştır. Bu kriz için yapısal reformlar hazırlanmış ve yürürlükte olan Stand-By programına 7,5 milyar dolar tutarında Ek Rezerv Kolaylığı ile desteklenmesi yönünde Uluslararası Para Fonu ile anlaşma sağlanmıştır. Anlaşma sonucu mali piyasalarda dalgalanmalar kısmen giderilmiş, Merkez Bankasının döviz rezervleri artmış ve faiz oranlarında düşüş meydana gelmiştir. Anlaşma, bankaların kırılgan yapılarını düzeltmeye yetmemiş, hızlı yükseliş gösteren faizler altında kamu ve bazı özel bankaların mali yapıları bozularak mevcuttaki yapısal sorunlar daha da ağırlaştırmıştır. Likidite problemi, özellikle günlük düzeyde ihtiyaç duyan kamu bankalarının ve ödemeler sisteminin kilitlenmesine sebep olmuştur. Mevcutta yürütülen döviz kuru politikası problemi daha derinleştireceği düşünülerek 22 Şubat 2001’de TL’nin yabancı para birimi karşında dalga döviz kuru politikası izlemesine karar verilmiştir. Yaşanan krizlerden sonra 2002 yılında yeni bir üç yıllık Stand-By anlaşması imzalanmıştır. Bu programa göre kamu maliyesi, gelirler politikası, özelleştirme, bankacılık, para politikası ve acil yasal düzenlemeler çerçevesinde düzenlemeler içermektedir.

Genel Değerlendirme

    1990’lı yıllar ülkenin o vakte kadar biriktirdiği tüm siyasi gerilimin, geçiş dönemi olarak nitelendirilebilir. 1960-1970-1980 ardarda 3 yıl askeri darbenin getirdiği toplumsal,siyasi,hukuki ve idari gerginlikler 1990 yıllardaki geçiş döneminde etkisini devam ettirmiştir. Bu sebeple 1980 yılında olan birçok olay 1990’larda da bir fiil etkisini sürdürmüştür. 1990’lar boyunca kurulan koalisyon hükümetleri uyumlu çalışamamış, kalkınma sağlayamamış ve ekonomik problemlere sebebiyet vermişlerdir. Bu süreçte işsizlik ve terör ülkenin en önemli gündem maddeleri olmuştur. Kişi başına milli gelirde artış istenen düzeyde olmamıştır. 1980’lerde başlayan liberalleşme ve özelleşme kapsamındaki plansız yapılan atılımlar gerek 1990’larda gerekse 2000 sonrasında piyasanın giderek sıkılaşarak tıkanmasına sebebiyet vermiştir. Sıkışan piyasa karşısında likidite arayışına giren finansmanlar mevcut rezervlerin erimesine doğrudan ya da dolaylı sebebiyet vermiştir. Serbestleşme ve dış piyasa entegrasyonu altında yürütülen finansal programlarda ilgili kalemlerin hacimleri artırılırken tarım gibi cumhuriyet döneminden beri en yüksek orana sahip sektörde sübvansiyonların kaldırılarak daralmasına göz yumulmasında beis görülmemesi varolan kaynakların etkili kullanılmadığına bir örnektir. Yapılan tasarruf ya da zam politikaları tüm meslek gruplarına olması devlet yönetiminde önemlidir. Günümüzde de devam eden memur maaş sorunun aslında kronik bir problem olması sendikalaşmamanın ve devletin var olan problemlere gerekli önemi vermemesinin sonucudur.

7 yıllık süreçte 5.53% reel ücret artış ortalamasına sahip  asgari ücretin ve 0.4% reel ücret ortalamasına sahip memur maaşının hareketleri incelendiğinde memur maaşının enflasyona karşı direnci bu dönemlerden artarak gelen bir probleme sahip olduğu görülebilmektedir.

Önceki yazıda da bozulma gösteren dolaylı ve doğrudan vergi oranları bu dönemde de aynı trendi göstermiştir. Dolaylı verginin üzerinde yapılacak her türlü değişiklik toplum içerisinde eşitsizliklere sebebiyet verecektir. Araştırmada da görüldüğü gibi hemen hemen her programda ve kararda verginin ve gelir eşitsizliklerinin düzeltilmesi maddeleri yer alsa da bu sorun artarak kronikleşmiş ve günümüzde kalıcı önemli bir problem haline gelmiştir.

2000’lere girerken 10 yıllık sürecin özeti niteliğinde aşağıdaki grafik irdelenebilir. 1994 krizini saymazsak 8%-10% büyüme Türkiye’nin normal büyüme oranı haline gelmiştir,işsizlik uzun vadede doğal seviyesine o günkü koşullarda gelmiştir, artan dış borçluluk günümüz iktidarının da yürüttüğü politikalarla daha da derinleşerek problem haline geleceğinin sinyallerini o zamandan vermiştir, günümüzde önemli sorunlardan biri olan cari denge bu süreçte stabil bir seviye izlemiştir.

*Veriler TCMB, OECD ve TÜİK'ten alınmıştır. Yazıda derleme notlar yer almaktadır.

Comments

Popular posts from this blog

Yirmiye Bir Kala - Bölüm 3

Beyaz Gökyüzündeki Gri Bulutlar Ülkesi

Yirmiye Bir Kala - Bölüm 1