Bir Devlet Politikası Olarak Fakirleşmek-1

 

Türkiye hakkında bir şeyler yazmak, araştırma için fikir üretmek gerçekten çok yorucu. Her bir yeni gelişme bir önceki soğumadan gerçekleştiği için hangisine yetişeceğine ve yorum yapacağına insan şaşırıyor. Bu sebeple bu konularda emek veren hocalara, profesyonellere hayranlığımı sunmak isterim. En sıcak konular sürekli değişse de kur,cari açık, yetersiz rezervler,enflasyon gibi temel konular hiç değişmiyor. Gündem ne olursa olsun temel konular üzerinden analizler yapmak en sağlıklısı. Bu sebeple şimdilik üç bölüm olarak düşündüğüm ama dinamiklere göre genişletebileceğim bir diziye başlamak istedim. Asıl konuya geçmeden önce değinmek istediğim son dakika diyebileceğim gelişme Moody’s derecemizin bir basamak daha düşmesi. Bu konuya daha önceden FATF gri listeye girdiğimizde değinmiştim. Kredi derecelendirme kuruluşlarının uzun vade kredi notlarının denklikleri ve anlamlarına tekrar bakacak olursak Moody’s skalasını baz alarak Ba1 ve altı alarm çanlarının çalmaya başladığı limiti göstermektedir.

Bu kararı anlamak için öncelikle skor kartı oluştururken baz alınan temel göstergerelere bakmak lazım bunlar: Olay riskine duyarlılık, maliye gücü, kurumların ve yönetimin gücü ile ekonomik güçtür. Ülkenin genel gidişatına baktığımızda özellikle seçim sürecine doğru atılan adımların ışığında skorun düşmesi kaçınılmazdı. En sonki alınan kararda temel sebepler olarak ödemeler dengesinde oluşan baskılar, artan cari açık,döviz rezervindeki riskler ve artan enflasyona karşı ısrarcı olunan politikalar. Şimdilik kurumların verdikleri dereceler arası basamak farkı olsa da diğerlerinin de negatif görünümden bir alt skora düşürüp parketmesi şu anki makro dinamiklerde olası. Çok yakın bir vakitte 5 yıllık CDS primleri 900ler bandında gezinirken 600ler bandına düşmesi hakkında yapılan yorumlardan gördüğüm Rusya’dan gelen paranın ve Suudilerle swap anlaşma söylentisininin bu konuya bağlanmasını anlamlandırdığımı söyleyemem. MB rezervelerinde bir miktar hareketlilik halen kısa dönem borçların çok altında olmasına rağmen bazı yerlerde muazzam artış şeklinde ifade edildiğini görmek beni şaşırttı. Cari açık üzerindeki baskıyı artık yaz aylarının turizm geliri bile hafifletemez hale geldi. CDS düşüşü için yapılan enerji fiyatlarındaki gevşeme cari açığı bir miktar rahatlatacak yorumlarına ben de katılıyorum ancak savaş 8 ayı buldu, Avrupa tasarrufa giriyor ve arz tarafında ciddi sorunlar var yani kışın tekrar o istenmeyen seviyeleri bulması çok zor bir şey değil. Ayrıca Bulgaristan- Yunanistan sınırı ile ilgili ihracatımızı olumsuz etkileyecek gelişmeler de mevcut. Bazı analizlerde akran ülkelerle kıyaslandığında CDS’lerde genel bir gevşeme olduğu da bariz bir şekilde görülebiliyor. CDS’lerde gözlenen ilk 900lü seviyeleri overshooting olarak değerlendirirsek bundan sonraki yükselişlerin gideceği yerde kalıcılık görmemiz daha olası bir hal alabilmektedir. CDS seviyesi ile bazı şeylerin farklı olduğunu düşünecek ortam daha yerleşmeden Moody’s cevabı verdi diyebilirim. Swaplar vb operasyonlar ile rezerv biriktirme sınırını Türkiye çoktan aştı. Yüksek ihtimal Moody’s kararı ile ilgili açıklamalar sadece analistlerin ve ekonomi yazarlarının yazdıkları ile kalacak. C seviyesine düşmemek için atılan pozitif adımları şu anki ortamda görmek zor olur. Gri listeden çıkmak için bile yetkili denetçi kurumlar adım atmak altında finansal kurumlarda adeta günah çıkarıyor ancak paralelde net hata noksan kaleminde inanılmaz bir artış mevcut. Eğer içerideki olmayan yabancıları zaten kaybedemeyiz noktasına güveniyorlarsa bu da ayrı değerlendirilmesi gereken bir problem. Bu durumu orta uzun vadede değerlendirmek en sağlıklısı olacaktır. Alınan kararın yüksek olan borçlanmamızı etkilemesi de gayet olası. Ayrıca bu gibi notlar kısa vadede değişmeyeceği için şu andan atılmayacak her adım ilerisi için olumsuz bir gösterge oluşturacaktır. Halihazırda rezervi yükseltmek için son günlerde yapılan yakınlaşmalar ve anlaşmalar da Türkiye’yi gri noktalara götürmektedir. Daha önceden benzer kısıtlamaları atlatma girişimi birçok probleme yol açmıştı ve bu sebepten benzer sorunlara maruz kalmamız olası gözükmektedir. Bu derecenlendirmedeki kritik sınır ve olası kısıtlamalar bizi çok olumsuz senaryolara bırakmaktadır. Bu gibi daha makro gelişmelerin yanı sıra daha mikro denilebilecek gelişmeler de olumsuz ilerlemektedir. Yakın vakitte Hazine Maliye Bakanı tarafından arabalarda ÖTV konusundaki açıklamasını talebi öldürme olarak yorumladım. Halihazırdaki izlenen politikalarda dünyadan o kadar da ayrışmadığımız, ağırlıklı sorunun dışsal şoklardan kaynaklı olduğu ve liralaşma politikası ile ihracatın her şeyi çözeceği anlayışı hakim. Alım gücünün azalışının üzerine gelen zaten bozuk olan vergi sisteminin daha da değiştirilmesi, talebi öldürerek enflasyonu düşürme çabası gibi olsa da iktisadi yapının üzerine bir miktar da toprak atmaktan öte bir şey değildir. Tarım Kredi Kooparatiflerde yapılacak fiyat indirimler de birkaç ay satın almaya yönelik beyhude bir çabadır. Daha öncede belirttiğim gibi halen ülkenin bazı noktaları normal değişikliklerle geri dönülemez bir şekilde aştığı gerçeği ile yüzleşilmemektedir. Daha önceden de temel gıdalarda yapılan KDV indirimi bunlardan biridir. Bu gibi kararlar enflasyon mücadelesinden daha çok fakirlikle mücadele altında değerlendirebiliriz.  Öyle ki tedavüldeki banknot adetlerinde bile değişim gözle görülür biçimde farklılaşmış durumda. Şu anda birçok yerde 200 TL patlaması haber olsa da bundan birkaç ay önce ATMde para çekerken bozuk para yokluğu dikkatimi çekip genel duruma bakmak için verileri incelemiştim. Öncelikle baktığım nokta 50-20-10-5lik banknot adetleri arasındaki farka bakmaktı. Tahminim aksine bariz bir değişiklik yok hepsi yerini neredeyse muhafaza etmiş ancak 100 TL ve 200 TL haberlerde de bahsedildiği gibi gerçekten dinamikleri değişmiş durumda. Aşağıdaki grafik banknot adetlerinin yüzdesel oranlarının birbirine göre durumlarını göstermektedir.  Tablo incelenecek olursa dinamikler bellirli trendi uzun süre izlemiş gözüküyor ancak mor ve yeşil alanlardan sonra değişiklik gözlemlenmektedir.

Burada mor bölge yaklaşık pandemi başını ve o dönemki ihtiyaç kredisi zamanlarını göstermektedir. Burada asıl ilginç olan nokta mor bölgeden sonra dinamik eski haline gelemeden yeşil bölgenin başlaması bu da artık mevcut politikaların meyvesi olan enflasyon zamanlarına yakın bir dönemi işaret etmektedir. Bu döneme girdikten sonra 200TL diğer banknotlara karşı farkı sürekli artmaktadır.

Yukarıdaki grafikte bankot adetlerindeki artış hızı görülebilmektedir. 2020 Nisan’da görülen muazzam artış sonrasında bir miktar dengeleme gözlenirken 2021 Mart ve özellikle Eylül sonrasında 200TL artış hızları hep pozitif izleyerek şu anki banknot yapısını oluşturmuştur. Arada 500 TL gündeme gelse de şu anki hali ile bile büyük paraya ihtiyaç olgusu her geçen gün artış göstermektedir. Ancak bu olguya cevap verebilecek bir talebi halk çok zor oluşturmaktadır. Fakirlik, yoksulluk ve beraberinde gelen kavramlar her geçen gün genele yayılarak bir beden edinmiş durumda. Enflasyon oranı kadar yapılan maaş artışları zam olarak adledilse de çalışanlar, açıklanan inanılmaz şirket karlarından ve dahası GSYH’dan pay alabiliyor mu bu asıl sorudur. Özellikle bu yıl ortası zamlarında gördüğüm enflasyonun üzerinde zam yapan kuruluş sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Kalanları ise 6 aylık enflasyon kadar yapıp çalışanların yılı kapatmasını bekliyor ancak yapılan maaş artışlarının enflasyon oranı karşısında nefesi ancak birkaç ay dayanıyor. Bunun karşısında firmaların elde ettiği kar çok farklı boyutta. Aşağıdaki grafik işletmelerin ve işgücünün GSYH’dan aldığı payların % farkı göstermektedir. İşletmelerin payı 2008 sonrası uyum dönemi, mortgage krizi ve getirdikleri ile bir miktar yavaşlasa da bir süre sonra tekrar payını artmıştır. Son dönemdeki politikalar ve özellikle 2020 pandemi süreci ile işletmeleri ön planda tutma çabası artık işgücünün ezilerek GSYH’den aldıkları payların farkını çok sert bir şekilde açmaya devam etmiştir.

Bu durum altında özellikle sabit gelirden başka bir girdisi olmayan işgücü, hem GSYH’dan hem de firma karından pay alamıyor ve zaman zaman da adı geçen yoksullaştıran büyüme olgusu ile yüzleşiyor. Çok fazla adı geçen bu kavramı kısa bir kitabi tanımını yapıp analiz ile genişletmeye çalışacağım.

Yoksullaşturan Büyüme kavramı ilk olarak Bhagwati’nin 1958’de yaptığı “Immiserizing Growth: A Geometrical Note” çalışmasında ortaya çıkmıştır. Bu kavrama Harry Gordon Johnson’nın 1955’te yaptığı “Economic Expansion And International Trade” ve 1967’de yaptığı “The Possibility Of Income Losses From Increased Efficiency Or Factor Accumulation In The Presence Of Tariffs” çalışmalarının katkısı oldukça önemlidir. Bhagwati, dış ticaret hadlerindeki denge yapısı bozulduğunda ekonomik büyümenin bir ülkenin refah seviyesini azaltabileceğini öne sürmüştür. Johnson, ise sektörlerden birinin rekabete karşı ad valorem vergi ile korunması durumunda o sektöre yoğunlaşan kaynak aktarımının getireceği ek maliyetlerin neden olacağı dış ticaret hadlerindeki bozulmanın ekonomik büyümeyi olumsuz etkileyeceğini iddia etmiştir. Ülkenin gelişmesi ihraç malları üzerinden olduğu senaryoda, büyüme ile paralel ihraç edilecek malların arzında büyük bir artış olacaktır. Bu süreç zamanla ülkeyi dış ticarete bağımlı hale getirecektir ve dış ticaret hadlerinde dengesizlikler meydana gelecektir. Johnson’a göre korumacı bir politika izleyen bir ülkenin korunan sektörde verimliliğin artması veya o sanayide yoğun olarak kullanılan faktörün birikimi, koruma derecesinin belirlediği bir dizi değişiklik maliyetleri artıracağından ihracat gelirlerinin düşmesine neden olacaktır. Ülkenin gerçek geliri koruma derecesi tarafından belirlenen bir değişim aralığında azaltacaktır bu da o ülkenin refah seviyesinde azalmayla sebep olacaktır. Bununla beraber optimal seviyeden uzaktan izlenen gümrük politikaları da dış ticaretteki bozulmalarda önemli bir sebep olacaktır. İhracat yanlı bir büyümede, ihracat oranlarında yaşanan bir düşüş dış ticaret haddini bozulmaya ve büyümeden elde edilen kazanımlardan daha büyük bir kayba sebep olabilir. Bu durumda ülke büyümeden önceki durumundan daha kötü bir hale gelebilir.

Analiz kısmına geçecek olursam burada farklı dinamikleri göz önünde bulundurarak birbirleri olan etkileşimlerini inceledim. Kullandığım başlıca değişkenler işgücünün GSYH’daki payı, kişi başına düşen GSYH, ihracat endeksi, ithalat endeksi, dış ticaret haddi, büyüme endeksi. Burada veriler 2013 1. Çeyrek ile 2022 1.çeyrek arası çeyreklik veriler şeklindedir. Çeyreklik veri seçme sebebim hem veri setini daha zengin kılmak hem de yıllık verilerde baz etkisinin ön plana çıktığı ve analizde yanlış yorumlamalara sebebiyet vereceğini düşünmemdir. Örneğin Türkiye’nin pandemi sonrası 2021 içerisindeki bir çeyrelikteki büyüme verisi çok yükseklerde zannedilirken aynı çeyrek 2019 ile karşılaştırıldığında öyle olmadığı görülmüştür. İlk dış ticaret haddinin hesaplanması ile başlayacak olursak; ihracat fiyat endeksinin, ithalat fiyat endeksine bölünmesinin 100 ile çarpılması ile bulunmaktadır.  Buradan yola çıkarak ihtalat ve ihracat fiyat endekslerinin aylık verileri izlendiğinde makasın gözle görülür şekilde açılması yaklaşık 2018 dönemini bulurken; dış ticaret haddinin çeyreklik verisi üzerinden trend kontrol edildiğinde yaklaşık 2016 Q1 gibi kırılmış ve azalışa geçmeye başlamış daha sonradan toparlanma emareleri gösterse de döviz kuru, enflasyon ve koranavirüsün getirdikleri ile tam olarak gözlenememiş, devamlı artan önemli bir bozulma gözlenmektedir.

Yoksullaştıran büyüme tanımında bahsedilen refah ölçütü için aldığım değişkenler kişi başına düşen GSYH ve işgücünün GSYH’daki payı. Kişi başına düşen GSYH genel olarak büyüme yapısı ile artan GSYH ve ülkedeki popülasyona bağlı değişkenlik göstermekte. (Dolar bazından bakıldığında elbetteki kur çevrimi, kurdaki dalgalanmalar ve ona sebep olan dolaylı etkenlerin de refahtaki payları mevcut. Ancak ceteris paribus diyebileceğim bir perspektiften yaklaşarak bu analizi yaptığım için refah için ilk sıradaki göstergem işgücünün GSYH payı diyebilirim.) Burada kurduğum Vector AutoRegressive modelde  temel olarak teoride bahsedilen dış ticaret haddinin refaha etkisini test etmek.

Dış ticaret haddinde 1 birimlik şok etkisinin işgücünün GSYH’daki payının ve kişi başına düşen GSYH’nın verdiği tepkileri göstermektedir. Burada işgücünün GSYH’daki payı 10.çeyreğe kadar neredeyse azalan bir tepki gösterirken, kişibaşına düşen GSYH 3.çeyrek ile 7.çeyrek arası artan tepki gösterse de 7.çeyrek ile azalışa geçmiştir. İki göstergenin de öncü toparlanma göstergeleri 11.çeyreğe denk gelmektedir. Dış ticaret haddi yerine politik söylemlerde daha ön planda tutulan ihracat üzerinden gidecek olursak, burada da kişi başına düşen GSYH, işgücünün GSYH’daki pay, ihracat ve ithalat ile kısa dönem Vector ErrorCorrection Model oluşturdum. Buradaki temel amaç ihracat ithalatın refah göstergesine olan katkıları ve refah değişkenlerinin düzeltme hızlarının karşılaştırılması.

Model-1

Model-2

İşgücünün GSYH’daki Payı

Kişi Başına Düşen GSYH

Kişi Başına Düşen GSYH

%0.122

İşgücünün GSYH’daki Payı

%0.186

İhracat

 %0.29

İhracat

 %0.067

İthalat

%-0.059

İthalat

%-0.037

Düzeltme Hızı

%8,47

Düzeltme Hızı

%14.65


Bu tablo ile ilgili örnek yorumlama şu şekilde olabilir, ihracattaki %1 değişim işgücünün GSYH’daki payını %0.29 artırmaktadır. Bu şekilde bakıldığında ithalat her iki modelde azaltıcı etki oluşturduğu gözükmektedir. Ayrıca refah göstergesi olarak aldığım iki değişkenin birbirine olan katkıları da farklıdır yani kişi başına düşen GSYH’nın sağlayacağı katkı işgücü payından çok daha düşüktür. İşgücü payındaki bir düzelme kişi başına düşen GSYH’yı da oldukça pozitif etkileyecektir. Bununla beraber asıl nokta iki modeldeki düzeltme hızları arası fark olmasıdır. Düzeltme hızı, kısa dönemde gözlenen uzun dönem dengesinden sapmaların % hızla düzeltimesidir. Burada model-2 kendini daha hızlı düzeltirken (%14,65), model-1 %57 daha az bir hızla (%8,47) düzeltmektedir. Bunu da kişi başına düşen pay kendisini büyüme, işgücü payı vb etkenler ile nispeten daha hızlı düzeltirken işgücündeki tahribat sanıldığı gibi hemen düzelebilecek bir değişken değildir. İhracatın model-1’de yüksek katkı sağlaması daha sonrasında işletme-işgücü paylarındaki dağılımdan dolayı aslında faydası azalmaktadır. O zaman büyüme bu iki değişkenin neresinde diye bakacak olursak orada da bir nedensellik testi yaptığımda göze çarpan noktalar şu şekildedir,

 

Temel Hipotez

F-Stat

Olasılık

1

Büyüme, Kişi başına düşen GSYH’nın Granger Nedeni Değildir

 3.34574

0.0488

2

Büyüme, İşgücünün GSYH’daki Payı’nın Granger Nedeni Değildir

 2.06721

0.1442


Burada 1 numaralı temel hipotez reddedilirken, 2 numaralı hiptez reddedilememektedir. Yani büyüme, kişi başına düşen GSYH’nın nedeni iken (aslında temel formülden de bunu görebiliyoruz) işgücü üzerinde herhangi bir nedenselliği yoktur. Yani işgücündeki sabit gelirli bir kişi büyüme üzerinden kendisine herhangi bir dönüş alamamaktadır. O zaman son olarak bu işgücünün payındaki yapısal kırılma ne zamanlar gerçekleşti? Burada da çoklu kırılma analizi yaptığımda LWZ ve Schwarz kriterlerine göre iki kırılma gözükmektedir. Bu kırılmalardan ilki 2016 1.çeyrek diğeri ise 2020 3.çeyrek olarak belirlenmektedir. Yazının daha önceki bölümlerinde dış ticaret haddinin trend eğrisindeki kırılma da 2016 1.çeyrek dönemine yakın gözükmekteydi.

Genel olarak yazımı toparlayacak olursam temel problemler gözetilmeden atılan adımlar yarardan çok zarar vermektedir. Bu adımları atılırken bu zararlar gözetilmekte midir bu diğer bir sorunsaldır. Son PPK toplantısında faizin düşürülmesi, öncü büyüme göstergelerindeki zayıflama olarak sebeplendirilse de DEİK böyle bir göstergeyi görmediklerini ifade etmiştir. Bir niyet okuması olacak ama belki de baz etkisi ile geçen yıl sonu gözlenen çift haneli büyümenin gözlenemeyecek olması onlar için etkileyici karar olmuştur. Ama ne zamandır beri büyüme Merkez Bankasının birincil önceliği? Bununla beraber bozulan dış ticaret haddi dengesinde büyümeye ve ihracata odaklanmanın işgücü ve halka yararı olmadığı da gözükmektedir. Daha da öngörülemez PPK kararları, yabancı para için yapılan anlaşmalar ve yakınlaşmalar ile bunların olabilecek sonuçları, makro paket altında mikro düzeyde yapılan değişiklikler ve daha birçok madde bizi ekonomik olduğu kadar onun getirdiği sosyal yaşam ahlaki ölçütler gibi toparlanması zor tahribatlı süreçlere götürmektedir. Gözetilen politikalardaki dengesiz büyüme planları halkın fakirleşmesinde hızlandırıcı etki olurken, buradan çıkarılabilecek sonuç politika yapıcıların nezdinde yıllık büyümenin sayısal olarak tatmin edici olmasıdır.

*Veriler TCMB, TÜİK, Dünya Bankası, OECD'den alınmıştır

Comments

Popular posts from this blog

Yirmiye Bir Kala - Bölüm 3

Beyaz Gökyüzündeki Gri Bulutlar Ülkesi

Yirmiye Bir Kala - Bölüm 1